Vaka-i Hayriye: Osmanlı’nın Kaderini Değiştiren ‘Hayırlı Olay’ ve Yeniçerilerin Sonu
Tarih 15 Haziran 1826. İstanbul’un üzerinde sadece yaz güneşinin sıcaklığı değil, asırlardır biriken bir gerilimin yakıcı nefesi var. Sokaklarda uğultu, sarayda ise kararlı bir sessizlik hakim. Bu, sıradan bir isyan değil. Bu, bir imparatorluğun kendi kalbini söküp atma operasyonu. Yüzyıllarca zaferden zafere koşmuş, padişahların gölgesi olmuş Yeniçeri Ocağı, artık devleti içten içe kemiren bir ur haline gelmişti. Ve Sultan II. Mahmud, bu uru kesip atmak için bıçağını çoktan bilemişti. O gün yaşananlar, tarihe ‘Hayırlı Olay’ anlamına gelen Vaka-i Hayriye olarak geçecek, ancak o günün şafağı kan ve ateşle aydınlanacaktı.
Devleti Yiyip Bitiren Güç: Yeniçeri Ocağı Neden Soruna Dönüştü?
Bir zamanlar Osmanlı’nın çelik yumruğu olan Yeniçeriler, 19. yüzyıla gelindiğinde disiplinden kopmuş, talimi reddeden, siyasete karışan ve kendi çıkarlarından başka bir şey düşünmeyen bir güruha dönüşmüştü. Padişahları tahttan indirecek, hatta III. Selim gibi yenilikçi bir hükümdarı katledecek kadar cüretkarlaşmışlardı. Onlar için ‘istemezük’ demek, devletin en hayati reformlarını bile rafa kaldırmak için yeterliydi.
Askerlikten Eşkiyalığa Giden Yol
Ocağın bozulma süreci çok eskilere dayansa da, II. Mahmud döneminde zirveye ulaşmıştı. Artık kışlalarında talim yapmak yerine esnaflık yapıyor, haraca bağlıyor, İstanbul’un asayişini tehdit ediyorlardı. Modernleşmeye çalışan orduya ve teknolojiye şiddetle karşı çıkıyorlardı çünkü bu, onların ayrıcalıklı konumlarını sarsacak en büyük tehlikeydi. Devletin bekası için bu köhnemiş yapının ortadan kaldırılması artık bir tercih değil, bir zorunluluk haline gelmişti.
Sultan II. Mahmud’un Usta Planı: Vaka-i Hayriye’nin Ateşli Şafağı
Sultan II. Mahmud, seleflerinin acı tecrübelerinden ders çıkarmıştı. Sabırla, adeta bir satranç ustası gibi hamlelerini planladı. Önce ulemanın ve halkın desteğini arkasına aldı. Yeniçerilerin ne denli büyük bir tehdit olduğunu, devletin ilerlemesinin önündeki en büyük engel olduklarını sabırla anlattı. Ardından, o meşhur fitili ateşledi.
Eşkinci Ocağı: Bardağı Taşıran Son Damla
Sultan, Avrupa usulünde talim yapacak yeni ve modern bir birlik olan ‘Eşkinci Ocağı’nın kurulduğunu ilan etti. Bu, Yeniçerilere doğrudan bir meydan okumaydı. Beklenen oldu. Haberi alan Yeniçeriler, 14 Haziran gecesi kazanlarını Etmeydanı’na çıkararak isyan bayrağını açtılar. Ancak bu kez karşılarında korkak bir saray değil, yıllardır bu anı bekleyen kararlı bir padişah vardı.

Sancak-ı Şerif’in Gölgesinde Son Hesaplaşma
15 Haziran sabahı, Sultan II. Mahmud, Topkapı Sarayı’na giderek Hz. Muhammed’e ait olduğuna inanılan kutsal emanet Sancak-ı Şerif‘i çıkarttı. Bu, sadece bir isyanı bastırma çağrısı değil, tüm halkı ve sadık askerleri peygamberin sancağı altında ‘din ve devlete isyan edenlere’ karşı cihada davet etmekti. Çağrı karşılık buldu. Medrese talebeleri, esnaf ve halk, sadık topçu birliklerinin yanında yerini aldı. Yeniçerilerin sığındığı Etmeydanı’ndaki kışlaları, topçu ateşiyle cehenneme çevrildi. Gün boyu süren çatışmalarda binlerce Yeniçeri öldürüldü, kışlaları yerle bir edildi. İstanbul sokakları, 400 yıllık bir devrin sonuna tanıklık ediyordu.
Bir Devrin Külleri: Vaka-i Hayriye Sonrası Osmanlı
Olayların ardından Yeniçeri Ocağı resmen lağvedildi. Sadece askeri bir birlik değil, bir kültür, bir gelenek ve bir çıban başı tarihe karışmıştı. Bu ‘Hayırlı Olay’, Osmanlı Devleti’nin topyekûn bir modernleşme sürecine girmesinin önündeki en büyük engeli kaldırdı.

- Asakir-i Mansure-i Muhammediyye: Yeniçeri Ocağı’nın yerine, ‘Muhammed’in Muzaffer Askerleri’ anlamına gelen yeni ve modern bir ordu kuruldu.
- Reformların Hızlanması: Askeri alanda başlayan reformlar, kısa sürede yönetim, eğitim ve sosyal hayatın her alanına yayıldı.
- Merkezi Otoritenin Güçlenmesi: Padişahın otoritesi yeniden tesis edildi ve devletin üzerindeki bu ‘paralel güç’ odağı yok edildi.
Vaka-i Hayriye, acı ve kanlı bir operasyon olsa da, çökmekte olan bir imparatorluğun hayatta kalmak için attığı en cesur ve en zorunlu adımlardan biriydi. O gün Etmeydanı’nda yanan ateş, sadece bir kışlayı değil, eski bir devri de küle çevirmişti.




